Hello world!

Posted: November 29, 2010 in Uncategorized

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

Turkiye’de yeni bir tarih kitabi yaziliyor. Yeni cunku bu kez "resmi tarih"degil.

Ama hazmetmesi zor. 70 senedir insanlara dayatilan resmi tarihe inanan bir cok jenerasyonda hazimsizlik yapacak turden… Yillarca orada burada boluk porcuk okudugum seyler bir arada sunulabiliyor artik, bu da guzel birsey. Bu yazilarin en guzel tarafi tarihi tespitlerin bir arada olmasi – yoksa bu anilar, bu notlar her yerdeler okuyan adam icin – tabii Lise 1 Tarih Kitabi haric.

Sizlere kolay gelsin demek istiyorum. Zira disaridan oturup bir tarafimi kasiyarak bakip da yillarin kavglarinin, munakasalarinin isiginda benim icin hem okumasi zevkli, hem de tartismasi keyifli. Ama orada, icinde olan sizlersiniz, sizin isiniz hic kolay degil. Bir cogunuz "aman bana ne" diyecek pek cogumuzun dedigi gibi – hatta benim yaptigim gibi isi en ileri uca goturerek "alin kafaniza calin, ben gidiyorum" demek de mumkun. Ama okumamak, ogrenmemek icin bahane degil bunlar.

Bana paylasmak duser ancak.

http://taraf.com.tr/makale/8558.htm

http://taraf.com.tr/haber/44217.htm

I. Cem (Dallama) Onur
Senior Dal Specialistman
New York, NY

http://www.soksa.com

Mac-wah’s Witnesses

Posted: July 22, 2009 in Uncategorized

More and more I am getting the sense that "Mac users are some sort of a religious movement or a clan/cult" :))
1- They want everybody to use Mac
2- They despise everything else
3- They are happy that a single person is dictating what’s good for them and how good it is
4- They are ready to prove #3 that his designs, decisions are the best out of all possible others
5- They believe that theirs is the best and everything else is the worst.
6- They are ready to prove #5 and will cite anything and everything to do so
7- They try to convert whomever they come across who is not on their side
8- They are ready to prove #7 and its various benefits with a multitude of examples, anecdotes, friend/family experiences
9- They never get tired of doing so

Sounds vaguely familiar these attitudes are.

-Hocam duydun mu; bütün haber kaynaklarında sözleşilmiş gibi tekrarlanan ifadeye göre "Bir şarap firmasının sponsorluğu" ile Topkapı Sarayı’nın dış avlusunda bir konser düzenlenmiş ve o "bir şarap firması" konserin afişlerinde, dinleyicilere şarap ikram edileceğini de duyurmuş; ne buyrulur?
-Bana ne yahu?

-Hocam, İdil Biret konseriymiş bu; klasik müzik.. üstelik bir virtuoz. Klasik müzik konserinde şarap içildiği nerede görülmüş?

-Bana ne yahu bana ne? Bir firma sponsor olmuş; öteki konser vermeyi kabul etmiş. Dinleyiciler memnun, hatta içlerinden birisi diyor ki, "şarabımı almışım uzanmışım otların üzerine, İdil Biret’in piyanosundan yükselen melodiyi dinleyerek…" diye nasıl mayıştığını anlatmış. Konseri verenin de şikâyet ettiği yok. Alan razı, satan razı, sana ne oluyor ki, anlamadım?

-Ama hocam, orası mukaddes mekân değil mi?

-Pardon, niçin mukaddes mekân oluyor ki? Konser Aya İrini’nin önündeki alanda. Hıristiyanların bir şey dediği yok. Bizimkiler alınmış sadece, "Hırka-ı Şerif Dairesi"ne yakın diye. O civarda yüzlerce içkili lokanta vesaire var. Onların hemen burnunun dibinde Ayasofya var, Firuzağa var, Sultanahmet var, kıyamet kadar türbe, mescid var. Topkapı Sarayı’nın ise kendinden menkul bir kudsiyeti yok. Tarihî hâtıradır o kadar. Kutsalın ölçüsünü bu kadar yayarsan, İstanbul’da yere basmaya hayâ edersin çocuğum; abartmayalım lütfen!

-Ne yani, bu işte densizlik yok mu?

-Var veya yok; bana ne, sana ne? Biz densizlik zâbıtası mıyız ki, her münasebetsizliğe elde bir kova su ile seğirtelim?

-Yani ooh, isteyen içsin öyle mi şarapları?

-Aynen öyle; devletin zabıtası, kanunları var; üstüne üstlük içki âdâbı var, konser âdâbı var. Nerelerde ne tazakkum edilip edilmeyeceği bellidir bu memlekette. Evet konserde içki yanlış, klasik konserde iki kere yanlış, Aya İrini’nin önünde üç kere yanlış (Vaktiyle ibadethâne idi; saygı gösterilmek gerekir), Topkapı avlusunda içmek dördüncü yanlış. Yanlışın beşincisi ise bunca densizliği ciddiye alıp protesto etmeye kalkışmak. Nedir o surların önünde namaza durmak filan; protestonun da âdâbı var…

-Ama bak ikaz ediyorum; kızarlar sana bunları okuyunca…

-Kızarlarsa kızsınlar, ne yapayım yani. Birisinin aklına güzel bir eylem attıralım diye harika bir fikir gelir, ceremesini sonradan hepimiz çekeriz. Abartılı işler bunlar, katılmıyorum!

-Fakat Hürriyet’le Milliyet de sponsor olmuşlar konsere?

-Bana ne, sana ne, kime ne?.. Ha, protesto etmek herkesin hakkıdır fakat protesto üsluplu olacak; kınadığın kişiyi, kurumu haklı mevkiine tırmandırmayacaksın. Öyle zarif, öyle akıllıca yapacaksın ki duyan "aferin, zekâ ürünü, helal olsun çocuklara" diyecek. Bak, Genç Siviller de protesto gösterisi yapıyorlar aradaki üslûp ve ince fikirlilik farkına dikkat ettin mi? Nitekim, İdil Hanım’ın kocası Şefik Bey hemen, "burada bir katliam yaşanabilirdi" diye ekşimiş üst perdeden.

-Kıssadan hisse?

-Adın Müslüman’sa bu memlekette, aklına geleni yapmadan önce üç, hatta beş kere, onbeş kere düşüneceksin. Senin sırtında sırça yükü var çünkü. Bu yük ağır ve değerli. Biz ne ahlâk zabıtasıyız ne de sanat komiseri. Başkasında kusur arayacağımıza kendi kemâlimizin noksanını düşünsek başka şeye zaman kalmaz.

-Netice?

-Yarasın diyorum; Çaykovski ve şarap. Yarasın, yakında mangal partisi refakatinde Rahmaninov konseri de yapsınlar; biz de kenardan güleriz hoş olur.

A. TURAN ALKAN; Zaman.com.tr; July 13, 2009

 

Kacccaklar!

Posted: July 9, 2009 in Life
Sevgili dostlar, dost olmayanlar, sevgilier, sevgisizler, akillilar ve ahmaklar. Aramizda kacimiz erkek olarak Turkiye’de buyuyup, lise caglarindan itibaren askerligin nefesini ensesinde hissetmedi, bir el kaldiralim… sen, arkadaki, sen sayilmazsin, neden? cunku sen cobansin, senin elin bizimki ile bir degil. seninkisi daha agir aslinda, bizimki ossuruktan teyyare. sen askere gidip geri gelmeden sana kiz vermezler, tarla vermezler, seni adam yerine koymazlar cunku. senin dunyan bizimki ile ayni degil; seninkisi daha guzel. eger guneydogu anadoluda ic savas, pardon huzursuzluk olmasa idi senin askerligin 18 aylik bir "film" olurdu, yazik ki isin aslinda bir mayina basip bir hic yolunda olmek, bir karakol baskininda linc edilmek, trende bomba ile parcalanarak olmek de var. bu yuzden sirf sen degil, biz de artik askere gitmek istemiyoruz; biz daha da bir istemiyoruz. hop, arkadasim, sen de sayilmazsin, senin isin gucun de yok zira, sokakta dolasacagina askerde 18 ay yatasin, ekmek elden su golden yasayasin var senin. biz oyle degiliz. biz caliscaz, isimiz gucumuz var bizim. evet, kim kaldi geriye, hic kimse. 
ben derim ki, hatta ben bilirim ki, benim arkadaslarimin tamami askerden kacabilmek icin elinden gelen herseyi yapmislardir. en baslarinda da ben varim. ben askerden kacacagim diye yuksek ogrenimi tam 11 yil surdurdum. o kadar ki, askerlik subesi bana "artik doktora da yapsan, kesmez yavrum, gel sen" dedi diye satir satir kanunun askerlik ile ilgili kisimlarini okudum elimde mercekle.
biri bana dese ki "ulan, askerden kacacam diye 11 yil YOK’e para verdin", benim verecek cevaba ihtiyacim yok, elimde makbuzlar var, verdim. kacagim ben, yasal bir kacak. asla "kacak" durumuna dusmedim, cunku herseyi yapmam gerektigi gibi yaptim ve sansim yaver gitti. ya gitmeseydi? bilmem, kacardim herhalde :P simdi konusmasi kolay tabii ki
ben oyle insanlar taniyorum ki, bir ise de giremediler, okuldan da cikamadilar. olmadi. kimi korktu, kiminin sansi yaver gitmedi, kimi cikti, cabaladi, bakti olmadi, geri dondu okula. arastirma gorevlisi oldu, yardimci docent oldu, docent oldu, master, doktora ellerine ne gelirse yaptilar. ben iclerinde bir tek adam tanimiyorum ki bunu "ben akademik askla doldum tastim, istedim de yaptim, ben okulda kalmak, ogrenci yetistirmek istiyorum" diye savunabilsin. hepsi, HEPSI ya askerden, ya da hayattan kacabilmek icin yaptilar. ha sonra sevdiler, kimi gercekten de ogretmeyi sever oldu. tut ki "ne ogrettin bugun" diye sordugunda cevap alasin. ogretecek birseyleri yok zira, elde kitap, tekrar, ezber. salla basi al maasi.
hemen dellenmeyin, ben kendi arkadaslarimdan bahsediyorum. bunlarin arasina universiteye "ben ogretmen olacagim" diye girenleri sokmadim. onlar, tipki benim gibi, bir meslek icin girdiler, mesleklerinin egitimini aldilar, mezun oldular ve mesleklerini icra ediyorlar. avukat olan, doktor olan, eczaci olan arkadaslarimdan bir farklari yok.
benim eglencem, benim gibi "kacacagim" diye ugrasirken akademik kariyer yapanlar. ha, aslinda onlarla da bir derdim yok. asil derdim, engin ardic laf etti diye alinip, hamam filmi yuzunden kazan kaldiran tellaklara ozenen sevimli eglenceliklere.
kacaksiniz, ne var? alindiniz mi cicim? ben de kacaktim, artik degilim. ama kacakligimdan hic utanmadim. cobanim benim, kacak olmadi hic, onun alni hepimizden ak, onun oyu 10 sayilsin, benimki hic sayilmasin hatta :P kacaklar sizi. ne oldu? birden dellenmis, hayiflanmissiniz? adiniz kondu diye uzulmussunuz? oysa ki siz "ya ben simdi mezun olsam, is yok, ugrascam, bir iki sene bos gezcem, onun yerine soyle bir master yaparim, sonra is bakarim, olmadi doktora yaparim, sonra zaten Doc. Dr. olarak essek gibi maas alirim" dememistiniz ki. yoksa demis miydiniz? ben oradaydim pek cogunuz bunu derken, bence bir sorun yoktu, sizce de yoktu, simdi neden bu dellenme?
ben hep dedim ki "benim hic okuyacak kadar cok vaktim olmadi". evet, olmadi, olamadi. o 11 yilin ilk uc yilinda agiz tadi ile okuyabildim, 95 yazindan itibaren ise o okul bana bir kulp gibi takildi, atip da kurtulamadigim bir bagaj gibi pesimden geldi, sirf askerden kacacagim diye. sonunda da is okulun onunu oyle bir kesti ki, buna okul da sasirdi. ama olsaydi, ben de isterdim 10 yil okuyayim, keyif catayim. evet ya, keyif. ne o, sabahtan aksama kadar kitap okuyup test cozmeyi is mi sandiniz? haaa, birseyler kesfetmek icin ugrasip didinen, bilim ugruna sacini basini yakanlar var; gununu gecesini birseyler ogrenmeye adamis asiklar, yoksa kendinizi onlardan mi sandiniz? kacaksiniz iste, bal gibi kacak. hayattan kacar oldunuz haberiniz yok. bosverin siz, kizacaginiza okumaya devam edin. 
bakin, benim gibi dusunen, benim gibi hisseden bir arkadasimin sozleri ile devam etmek istiyorum, altina imzami da atarim bu sozlerin:
"Bence bu "akademik" tiplerin, Turkiye’nin geri kalmisliginda o kadar buyuk rolleri var ki.. 

Pazarda limon bile satmaktan aciz bu tipler caresizliklerinden memur olmak icin Turkiye’de akademik kariyer yaparlar, sonra durduklari yerde "docent" ve sonra "profesor" olurlar, hatta siyasi baglantilari varsa "kursu baskani", "dekan" ve "rektor" olurlar.. 

Ama "adam" olamazlar..

Bunlarin siyaset ve kariyer cekismeleri yuzunden bizim universitelerde ne bilim olur, ne de adam gibi egitim.

Adam gibi adamlari da zaten aralarinda barindirmazlar.

Bunlarin universiteleri kumese cevirip kendi aralarinda debelenmelerine de ben kisaca "cocukluk" diyorum.. 

Engin Ardic bu konuda yazmaya devam edecegine de inaniyorum.. Mecbur yazacak, bosuna dememisler "sicilacak agiz gote yakin gider" diye..
 
 

Gençlere çok tuhaf geliyor, algılayamıyorlar… Nasıl bir önceki kuşak "televizyon olmadan nasıl yaşıyordunuz" diye sorduysa, sonra gelen kuşak da "cep telefonu olmadan, Internet olmadan nasıl yaşayabildiniz" diye sormaya başladı… Evine telefon bağlatmak için dilekçe verip tam on yıl sıra beklemek, masallarda bile kabul edemeyecekleri bir zırva gibi geliyor onlara. Eski Türkiye’de "radyo için ruhsat almak" gerektiğini öğrenince ne diyecekler acaba? Radyo, bildiğiniz radyo, ruhsata bağlıydı…
Hiçbir genç, bir Türk vatandaşının "yılda ancak bir kez yurtdışına çıkış hakkı" olmasını havsalasına sığdıramıyor. (Yetmişli yılların sonlarında o hakkın önce iki yılda bire, sonra da üç yılda bire indirildiğini söyleyelim de, daha da şaşırsınlar.)
"Pasaport alamamak" diye bir kavramla da tanışmadılar.
Eski Türkiye’de "cebinde döviz taşımanın suç olmasını" anlamaları mümkün değil. Hele "yabancı içki ve sigara yasağı", hiçbirinin kabul edebileceği bir saçmalık değil artık.
Hadi, hangi babayiğit Türkiye’ye yeniden dünyaya sırtını çevirtecek, onu kendi içine kapayabilecek, görelim bakalım bundan böyle! Hangi arslan bürokrat, hangi bitirim ulusalcı "otarşi" politikası uygulayabilecek, görelim! "Google’ın bile kapatılmasını isteyenler" kendilerini öyle bir ele verdiler ki, yoruma gerek kalmadı. Sonra da "miting yaptık, katılım az oldu, herhalde sıcaktan" diye ağlıyorlar.
Bilirsiniz, önceleri viski, votka, likör gibi damıtılmış içkilerin ithalatı serbest bırakıldı, fakat şarap uzun süre yasak kaldı. Amaç "korumacılık" mıydı yoksa sebep ahmaklık mı, bilmem.
Sonra, Fransız şarapları, İtalyan şarapları, İspanyol şarapları, hatta Şili, Arjantin, Avustralya, Güney Afrika şarapları bile geldiler…
Ne zaman? Kendisine edilmedik hakaret bırakılmayan "İslamcı iktidar" döneminde!
Beğenmedikleri "Kasımpaşalı imam" devrinde Migros’tan Chianti de alır olduk, Sangre de Toro da, Chateauneuf du Pape da…
Hiçbir "laik" hükümetten görememiştik bunu ne hikmetse…
Evet, bunlar "orta halli masa şaraplarıdır", ülkemize henüz büyük markalar, önemli "küveler" gelemiyor, ama hiç olmazsa bunları içebiliyoruz. Pahalı değil mi? Görece olarak pahalı. Kesesine göre isteyen bunu içer, isteyen Köpeköldüren… Uçak da pahalı, isteyen Almanya’ya üç saatte zırt diye gider, dileyen üç günde tıkır mıkır…
"Emekçi halkım içemiyor, öyleyse yasaklansın" mantığı, budala mantığıdır.
Peki, acaba iktidar bu şarap ithalini, "Türk şarapçılığını öldürmek" amacıyla mı serbest bıraktı? Böyle düşünenler de var. Dinci ya bunlar, mutlaka bir dümen peşindedirler…
Yedi yılda çok güzel öldürmüş ki, işte Güngör Uras yazıyor, ülkemizde bira tüketimi 812 milyon litreden 924 milyon litreye çıkmış.
Bu, tüketim… Peki, üretime bakalım… Şarap üretimi 27 milyon litreden 36 milyon litreye çıkmış!
Votka üretimi de 4 milyon litreden 7 milyon litreye yükselmiş.
Güngör ağabey, yazısına "alkollü içkide üretici sayısı da, üretim de artıyor" başlığını atmış.
İslamcı iktidar içkiyi yok edecek ha? Meğerse tam "akşamcı hükümetiymiş" bu yahu…
Böyleyse, yar bize daha da İslamcı bir iktidar medet ki, içelim açılalım!…
Kafayı bulursak belki zihnimiz de açılır, hükümetin yeminli düşmanlarının avantaları kesildiği için körlemesine attığı çamurları anlarız.

Engin Ardic, Sabah Gazetesi, 25 Haziran 2009

Birinci Mesrutiyet

Meclis-i Mebusan’in açilisi, 1876

Birinci Mesrutiyet, Osmanli Devleti’nde 1876 yilinda ilan edilen anayasal yönetime denir.
Osmanli Devleti’nin ekonomik sorunlari, 17. yüzyildan itibaren toprak kaybetmesi ve sürekli bütçe açigi vermesiyle basladi. Avrupa devletleriyle imzalanan serbest ticaret antlasmalariyla ülkeye giren mallardan düsük gümrük vergileri aliniyordu. Bu hem devletin gelirlerini azaltmis hem de yerli sanayinin gerilemesine yol açmisti. Ekonomik sikintilarin yani sira, özellikle 1789 Fransiz Devrimi’nin etkisiyle yayilan özgürlükçü düsünceler ve ulusçuluk akimi, Osmanli Imparatorlugu’nu da sarsti. Balkanlar’da 19. yüzyilda bagimsizlik talebiyle ayaklanmalar çikti. Balkanlar’da ve Ortadogu’da çikar çatismalari içindeki Avrupa devletleri ile Çarlik Rusya’si da zaman zaman bu hareketleri desteklediler. Osmanli sinirlari içindeki Müslüman olmayan halklarin durumlarinin düzeltilmesi gerekçesiyle Osmanli Devleti’ni reformlar yapmaya zorladilar. 1839’daki Tanzimat Fermani ile 1856’daki Islahat Fermani’nin ilanlari bu tür kosullarda gerçeklesti.

Öte yandan 1860’larda bir aydin hareketi olarak Yeni Osmanlilar ortaya çikti. Namik Kemal ve Ziya Pasa gibi aydinlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarsilerden etkilenerek Osmanli Devleti’nin mesrutiyetle yönetilmesi gerektigini savundular. Osmanli Devleti, 1850’lerden itibaren dis borç almaya baslamisti ve 1870’lere gelindiginde devlet hem ekonomik hem de siyasal bunalima sürüklenmisti. Bu bunalim sirasinda Mithat Pasa ve arkadaslari 30 Mayis 1876′da Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine V. Murat’i geçirdiler. Ne var ki, V. Murat aydinlarin ve ilerici devlet adamlarinin istedigi reformlari yapabilecek biri olmasina ragmen ruh sagligi bozuldugu için tahtan indirildi. yerine II. Abdülhamit mesrutiyeti ilan edecegi sözünü vererek padisah oldu.

Mesrutiyetin Ilani

Abdülhamit tahta çiktiginda Balkanlar’da ayaklanmalar baslamis, Çarlik Rusya’si Osmanlilara bir ültimatom vermisti. Büyük Avrupa devletlerinin Istanbul’da toplanilan bir konferansta Balkan sorununu tartistiklari ve Osmanli Devletinden reformlar yapmasini istedikleri sirada, II. Abdülhamit siyasal bir manevrayla 23 Aralik 1876′da Kanun-i Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Böylece mesruti yönetime geçilmis oluyordu.

1876 Anayasasi olarak da bilinen Kanun-i Esasi, aslinda padisahin egemenlik haklarina bir kisitlama getirmiyordu. Yürütme yetkisini tümüyle elinde tutan padisah, sadrazam ve vekilleri (bakanlari) istedigi gibi atayip görevden alabiliyordu. Meclisin vekiller üzerinde denetim yetkisi yoktu. Padisah, istediginde meclisi kapatma ve yeniden seçimlere götürme yetkisine de sahipti. Ayrica padisah, "kamu yarari için" gerekli gördügü kisileri sürgüne gönderebilirdi.

Kanun-i Esasi uyarinca iki kanatli bir parlamento olusturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebusan, üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Âyan Meclisi deniyordu. Iki meclisin olusturdugu parlamento Meclis-i Umumi (Genel Meclis) olarak adlandirilmisti. Âyan Meclisi’nin baskan ve üyeleri dogrudan padisah tarafindan ataniyordu. Anayasaya göre Genel Meclis padisahin buyruguyla Kasimda açiliyor, Mart basinda çalismalarini tamamliyordu….

Mesrutiyetin Askiya Alinmasi

II. Abdülhamid iç ve dis baskilar yüzünden mesrutiyeti ilan etmis ve Mithat Pasa’yi sadrazam yapmisti. Bundan dolayi ilk isi de, mesrutiyetin mimari Mithat Pasa’yi sürgüne göndermek oldu. Ardindan 1877-1878 Osmanli-Rus Savasi’ni gerekçe göstererek Haziran 1877’de Meclis-i Mebusan’in çalismalarini durdurdu. Ocak 1878′de meclisi yeniden topladiysa da kendisine mecliste yöneltilen elestiriler üzerine 13 Subat 1878′de meclisi kapatti. Ama hiçbir islevi olmayan Âyan (sehir ve köylerde ileri gelenler) Meclisi’ne dokunmadi. Birinci Mesrutiyet böylece sona erdi.

Ikinci Mesrutiyet Devri Osmanli Anayasasinin, 29 yil askida kaldiktan sonra, 24 Temmuz 1908′de yeniden ilan edilmesiyle baslayan ve 5 Kasim 1922′de Osmanli Devleti’nin tasfiyesiyle sona eren dönem. Birinci Mesrutiyet resmen hiç sona ermemis ve anayasa degismemis oldugu için, bazi tarihçiler tarafindan, bir tek Mesrutiyet döneminin ikinci fasli olarak da degerlendirilir.
Toplam 14 yil süren bu dönemde Türkiye, parlamenter demokrasi, seçim, siyasi parti, askeri darbe ve diktatörlük olgulariyla tanismis, iki büyük savas (Balkan Savasi ve I. Dünya Savasi) yasamis ve 600 yillik imparatorlugun dagilmasina tanik olmustur.

1908 Devrimi

II. Abdülhamit’in yönetimine karsi örgütlü muhalefet, özellikle Rusya’daki 1905 Devrimi’nden sonra yayginlik kazandi. Önceleri sadece Avrupa’daki muhalif aydinlar arasinda gelisen devrimci örgütler, imparatorluk çapinda özellikle yüksek okul ögrencileri ve askeri birlikler içinde taraftar buldu.

En güçlü muhalefet odaklari Rumeli vilayetinde ve bu vilayetin baskenti olan Selanik’teki askeri birlikler idi. Bu birlikler 1903′ten beri Makedonya Isyani’ni bastirma mücadelesi içinde yer almis, Bulgar ve Makedon devrim örgütlerinin örgütlenme ve mücadele biçimlerinden etkilenmislerdi. Ortaya çikan çesitli devrim örgütleri 1907′de yurt disindaki devrimcilerle irtibat kurarak Osmanli Ittihat ve Terakki Cemiyeti adi altinda birlestiler.

Devrim hareketi 1908 Temmuz baslarinda hiz kazandi. 3 Temmuz’da Binbasi Resneli Niyazi Bey, ardindan Binbasi Enver Bey isyan ederek, birlikleriyle beraber daga çiktilar. 7 Temmuz’da bölgedeki durumu teftis etmek için Istanbul’dan gönderilen Birinci Ferik (Korgeneral) Semsi Pasa Manastir’da bir Ittihat ve Terakki fedaisi tarafindan vurularak öldürüldü. 20 Temmuz’da Firzovik’te toplanan büyük Arnavut kurultayi, mesrutiyet derhal ilan edilmezse isyan ederek Istanbul’a yürüme karari aldi. 22 Temmuz’da II. Abdülhamit sadrazam Avlonyali Ferit Pasa’yi azlederek yerine daha liberal bir isim olan Sait Pasa’yi getirdi. 23 Temmuz’da Selanik ve Manastir hükümet konaklarini ele geçiren isyancilar mesrutiyetin ilanini talep ettiler. 24 Temmuz’da padisahin istegiyle Istanbul’da Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüge sokan kararname ilan edildi. "Hürriyetin Ilani" olarak adlandirilan bu olay, bütün yurtta olaganüstü sevinç gösterileriyle karsilandi.

23 Temmuz günü Türkiye’de 1935 yilina dek Hürriyet Bayrami olarak kutlanmistir.

31 Mart Olayi ve Abdülhamit’in Tahttan Indirilmesi

Ikinci Mesrutiyetin ilanindan sonra derhal seçimlere gidildi.Seçimlerin baslica 2 partisi Ittihat ve Terakki ile liberal görüslü Ahrar Firkasi’ydi.Seçimleri Ittihatçilar kazandi.Seçimlerin ardindan olusan yeni Meclis-i Mebusan 17 Aralik 1908′de çalismalarina basladi. Bunu izleyen dönemde, ülkeyi perde arkasindan yöneten Ittihat ve Terakki yönetimine karsi bazi çevrelerde gitgide artan bir hosnutsuzluk görüldü. 6 Nisan 1909 günü muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey’in bir Ittihat ve Terakki fedaisi tarafindan öldürülmesi, Istanbul’da büyük bir protesto gösterisine yol açti. Ve sonunda 13 Nisan 1909′da bazi askeri birliklerin ve medrese ögrencilerinin katildigi bir ayaklanma basladi; bazi subaylar ve bazi milletvekilleri linç edildi ve Ittihatçi olarak bilinen gazeteler yagmalandi. Eski takvimle yeni takvim arasindaki 13 günlük farktan dolayi 31 Mart Olayi olarak anilan bu ayaklanma, Selanik’ten gelen Hareket Ordusu tarafindan 24 Nisan’da bastirildi. 27 Nisan’da yeniden toplanan meclis, II. Abdülhamit’i bu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan indirilmesine ve yasli sehzade Resat Efendi’nin V. Mehmet Resat adiyla yerine geçirilmesine karar verdi.
8 Agustos 1909′da Kanun-i Esasi üzerinde yapilan bir dizi radikal degisiklikle padisahin yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi. Artik vekiller heyeti (bakanlar kurulu) meclise karsi sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis baskanini padisah degil, meclis kendisi seçiyordu. Padisaha meclisi kapatma yetkisi taninmakla birlikte, bu yetki kosullara baglamis ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapilmasi zorunlu hale getirilmisti.Bu .degisikliklerle ilk defa parlamenter sistem uygulanamaya baslanmistir.Ayrica toplanti özgürlügü gibi temel hak ve özgürlüklerden bazilari anayasaya eklendi.

Ancak gerek Mesrutiyeti sahiplenen halk kitleleri ve gerekse ordu içindeki subaylar tarafindan Abdülhamid tahttan indirilmistir. Bundan sonraki süreçte Osmanli devletinde padisahlik sadece sembolik düzyede kalmistir.
(Kaynak: Resmi Tarih Tartismalari, Cem Uzun, Özgür Üniveriste Yayinlari, 2005)

Balkan Savasi ve Halâskâr Zabitan Hareketi

Hüseyin Hilmi Pasa (Mayis 1909 – Ocak 1910), Ibrahim Hakki Pasa (Ocak – Eylül 1910) ve Sait Pasa (Eylül 1910 – Temmuz 1912) kabineleri döneminde Ittihat ve Terakki Cemiyeti, resmen görev almamakla birlikte, fiilen ülke siyasetinin yönlendirici gücü oldu.
1912 seçimleri Ittihat ve Terakki’nin iktidari altinda gerçeklesti. Temmuz ayinda Arnavut isyaninin baslamasi ve Balkanlardaki siyasi durumun kötülesmesi üzerine ortaya çikan Halaskâr Zabitan ("Kurtarici Subaylar") Hareketi, 16 Temmuz’da bir muhtira ile Ittihat ve Terakki yanlisi Sait Pasa hükümetini istifaya zorladi. Ahmet Muhtar Pasa baskanliginda partilerüstü hükümet kuruldu. Milletvekili seçimleri geçersiz sayilarak seçim yenilendi. Bir süre sonra Muhtar Pasa’nin istifasiyla, açikça Ittihat-karsiti olan Kâmil Pasa hükümeti kuruldu.

8 Ekim 1912′de baslayan Balkan Savasi kisa sürede bir felakete dönüstü. Birbiri ardindan Arnavutluk, Manastir, Selanik, Bati Trakya kaybedildi.

Babiali Baskini ve Ittihat-Terakki Diktatörlügü

23 Ocak 1913′te "Hürriyet Kahramani" Enver Bey önderliginde bir grup Ittihat ve Terakki fedaisi, Babiali’de bulunan Bakanlar Kurulu’nu toplanti halindeyken basti. Tarihte Babiali Baskini adiyla anilan bu askeri darbede Harbiye Naziri Nazim Pasa çikan arbedede öldürüldü, basbakan Kâmil Pasa silah tehdidi altinda istifa ettirildi. Erkân-i Harbiye Reisi (genelkurmay baskani) Mahmut Sevket Pasa sadrazam ilan edildi.

Babiali Baskininin kamuoyuna sunulan gerekçesi, Bulgar kusatmasi altinda bulunan Edirne’nin kurtarilmasi idi. Buna ragmen 30 Mayis’ta imzalanan Londra Antlasmasi ile Edirne Bulgaristan’a birakildi.Ancak Balkan devletleri kendi içinde anlasamadilar ve bunu firsat bilen yönetim Edirne’yi geri aldi ve yeni sinir Meriç nehri olarak belirlendi.

11 Haziran’da Sadrazam Mahmut Sevket Pasa makam arabasinin içinde ugradigi bir suikast sonunda hayatini kaybetti. Bu olay üzerine alinan baski tedbirleriyle ülke yönetimi oldukça baskici bir sürece girdi. Sevket Pasa cinayetiyle ilgili 15 kisi idam edildi. çok sayida yazar ve aydin Sinop Kalesine sürgün edildi. Sait Halim Pasa’nin sadrazamligi altinda, ülke Talat, Enver ve Cemal Pasa’lardan olusan üçlü tarafindan yönetildi.Osmanli Devleti Almanya’nin yaninda 1. Dünya Savasi’na katildi.Ittihat ve Terakki yönetimi bu dönemde birçok cephede kaybedilen topraklarin geri alinmasi için çalismis ayrica Osmanli Maliye’sini çökerten kapitülasyonlarda tamamen kaldirilmistir.

Son Meclis

I. Dünya Savasi’ndaki yenilgiden sonra, Ikinci Mesrutiyet’in alti yil sürmüs olan üçüncü Meclis-i Mebusan’i 21 Aralik 1918′de feshedildi. Ancak ülkenin içinde bulundugu isgal kosullarindan ötürü Anayasa’nin emrettigi yeni seçim yaklasik bir yil süreyle yapilamadi. Arap vilayetlerinin katilmadigi bir seçim, toprak kaybinin resmen kabulü anlamina gelecekti.Ayrica yeni meclise Ittihat ve Terakki yanlilarin girmesinden korkuldu.Ancak zaten IT kendini fesh etmis ve IT’in üst kadrosu ülkeyi terk etmislerdi.
Sivas Kongresi’nin seçim yapilmasinda israri üzerine istifa eden Damat Ferit Pasa kabinesi yerine 2 Ekim 1919′da kurulan Ali Riza Pasa hükümeti ayni gün seçim karari aldi.Bu seçimler Anadoluda baslayan bagimsizlik haraketi,Istanbul yönetimi ve isgal devletleri tarafindan isteniyordu.Isgal devletleri istedigi kararlari aldirabilmek,Istanbul yönetimi yaptiklarina mesruluk kazandirmak,Anadolu haraketi ise milli mücadele için daha fazla güç bulabilmek için seöimleri istiyordu.Aralik ayinda yapilan seçimlere Istanbul disinda her yerden sadece Müdafaa-yi Hukuk yanlisi mebuslar seçildi. Mustafa Kemal Pasa iki ayri ilden seçildigi halde, Istanbul’da toplanan meclise güvenlik gerekçesiyle katilmadi. 12 Ocak 1920′de toplanan Meclis, Anadolu hareketinden yana tavir aldi. 16 Subat’ta Misak-i Milli beyannamesini oybirligi ile kabul etti. 16 Mart’ta müttefik devletler Istanbul’u geçici askeri isgal altina alarak Meclis baskani Rauf Bey’i ve bazi mebuslari tutukladi. 18 Mart’ta toplanan Meclis kendini süresiz olarak tatil etti. Mebuslarin birçogu Ankara’ya geçerek, 23 Nisan’da toplanan Büyük Millet Meclisi’ne katildilar. 11 Nisan’da padisah Meclisi resmen feshetti.

Bu tarihten Osmanli Devleti’nin fiilen tarihe karistigi 5 Kasim 1922′ye kadar Osmanli hükümeti kâgit üstünde varolmaya devam etti. Gerek iç gerek dis politikada gerçek bir varlik gösteremedi.